Son valsi bana sakla

'Kitap Tanıtımları' forumunda Peri tarafından 11 Oca 2017 tarihinde açılan konu

  1. Peri

    Peri Nokta & Peri Site Yetkilisi

    Katılım:
    29 Eki 2016
    Mesaj:
    10,139
    Alınan Beğeniler:
    66
    Ödül Puanları:
    48
    Cinsiyet:
    Kadın
    F.Scott Fitzgerald, özellikle ‘Muhteşem Gatsby’ romanıyla edebiyat tarihinin -hiç değilse Amerikan romancılığının- önemli figürlerinden birisidir. 1920’li yıllarda Caz Çağı’nı yansıtan romanlarıyla üne ve paraya kavuşması, karısı Zelda ile birlikte yaşadıkları bohem hayat, Zelda’nın şizofreni tanısı ile hastahaneye yatırılmasıyla sonlanan çalkantılı evlilikleri filmlere bile konu olmuştur. Elbette başrolü kapan ünlü yazar Scott Fitzgerald’tır. Zelda, onun sayesinde görünürlük kazanır. Ve hatta Scott Fitzgerald’ın arkadaşları -mesela Hemingway- ve hayranları Zelda’yı kocasının kariyerine zarar vermekle suçlamışlardır. İlk kez Türkçeye çevrilen ‘Son Valsi Bana Sakla’ romanında Zelda Fitzgerald’ı kendi ağzından dinleme fırsatı buluyoruz. ‘Son Valsi Bana Sakla’, hayal ettikleri ile gerçek hayatı arasındaki yarılmayı edebiyat yoluyla aşmaya çalışan bir kadının dramını yansıtıyor.

    Kayıp kuşağın hikayesi
    Zelda Fitzgerald, 1900’de ABD’nin Alabama eyaletine bağlı Montgomery kentinde doğmuştu. 1918’de tanıştığı ve henüz tanınmayan bir yazar adayı olan F Scott Fitzgerald ile 1920’de evlendi. Zelda ve F. Scott Fitzgerald çifti 1920’li yılların en gözde entelektüel çiftlerinden biri oldu. Zelda, 1922’den itibaren dergilere makaleler yazmaya başladı ve tek romanı olan ‘Son Valsi Bana Sakla’yı 1932’de, tedavi için yatırıldığı klinikte, altı hafta gibi kısa bir sürede kaleme aldı. Romanın aldığı kötü eleştiriler Zelda’nın yazarlığa dair heveslerini bir hayli kırdı ve 1937’de başladığı ama bitiremediği ‘Ceaser’s Things’e kadar bir daha roman yazmaya yeltenmedi. 1948’de Highland Hastanesi’nde çıkan bir yangında hayata veda etti.
    ‘Son Valsi Bana Sakla’ romanın en kısa özeti yukarıdaki biyografisinden farksız olurdu. Sadece isimleri değiştirmek, Zelda yerine Alabama, Scott yerine David demek yeterli. Hikayeye hiç etki etmeyen bir değişiklik daha var; David Knight yazar değil ressam. Bunun dışındakiler; doğum yeri ve tarihi, yargıç babası, annesi ve kardeşleri, kocasıyla tanışma ve evlenme süreci, çocuklarının doğumu, seyahatleri, babasının ölümü tarihlerine ve detaylarına varıncaya kadar aynı. Ama bunların önemi yok; ‘Son Valsi Bana Sakla’yı farklı kılan bir otobiyografide yazılması zor olanı, Zelda’nın duygu ve düşüncelerini, arzularını, umutlarını, kırılma anlarını sergileyebilmesi. Zamanında olumsuz eleştiriler alması da önemsiz. Aslında kötü denemez, hatta gerçek hayatın bir kurmacaya dönüşme sürecini, yazarın zihninde yarattığı çağrışım ve imgeleri göstermesi açısından ilginç bir roman. Ve ayrıca edebiyat tarihi açısından önemli bir anlatı.
    Biyografide eksik kalanları tamamlayark başlayalım; Alabama, küçük bir kasabada büyüyen hayat dolu bir kız. Ama bu küçük muhafazakar kasaba dar geliyor ruhuna. Dünyanın kendisini, ailesini, kız kardeşlerini ve annesini boğan halinden kurtulmak için -daha o yaşta- istediklerini elde etmek için elinden geleni yapması gerektiğine karar veriyor.
    I. Dünya Savaşı nedeniyle askere alınan gençlerin kasabaya akın etmesi eline geçen ilk fırsat olacak, savaşın sonunda genç ve hırslı ressam David Knight ile evlenen Alabama NewYork’a taşınacaktır. David’in yaptığı resimler sayesinde paraya ve şöhrete kavuşurlar. Bu onları New York’un ışıltılı/çılgın gece hayatının göz bebeği haline getirecektir. Bir de kızları doğar. Ama bu hayat hem David’in sanatı hem de bütçeleri için tüketicidir. Çevrelerindeki pek çok yazar ve sanatçı gibi yeni bir hayata yelken açmak için eski kıtaya göç ederler. Önce Riveria, ardından Paris... Başka erkekler, başka kadınlar, Paris boheminin renkli dünyası... Hayatları yine şenliklidir. Ne var ki artık ilişkileri büyüsünü yitirmiştir.
    Alabama hayat dolu, istediklerini elde etmekte kararlı bir genç kız olarak başlamıştı hikayesine. Sona geldiğinde hayal kırıklığı ve boşvermişlik içindedir genç kadın; “İnsan hayattan istediğini alır, alabilirse tabii, alamadığını da boş verir, mecburen.”

    Varolma mücadelesi
    Zelda Fitzgeral 1932 yılında hastaneye yatırılmadan önce -romanda da görüleceği üzere- kendisini baleye adamıştı. Geç kalmışlığının farkındalığıyla olağanüstü bir çaba ve zaman harcıyordu. Phipps Kliniği’nde tedavi altına alındığında dans tutkusu yerini yazmaya bıraktı. Romanı okurken Zelda’nın başarılı olmayı varoluşsal bir sorun haline getirdiğini düşündüm. Erken yaşta ünlü bir yazarla evlenmenin, sürekli onun gölgesinde kalmanın yarattığı bir durum. Zelda’nın gerek dans gerek yazma tutkusunun altında kendisini önce kendine kanıtlama arzusu vardı. Zaten romanda anlatılan tam da bu; genç bir kadının varoluş mücadelesi...
    Fitzgerald çiftinin hayatı Scott Fitzgerald’ın 1934’te yayımlanan ‘Tender is the Night’ romanına daha örtük biçimde yansımıştı. Romanı okuyanlar, oradaki erkek duyarlılığına bakarak Zelda’nın kocasına haksızlık ettiğini düşünebilirler. Oysa Scott Fitzgerald kendi romanını Zelda’nın roman müsveddesini okuduktan sonra tamamlamıştı. Üstelik Zelda’nın yazdıklarının apaçık otobiyografik olduğu gerekçesiyle sinirlenmiş, gidip görmeye vakit ayırmadığı karısını mektuplarla azarlamış, değişiklikler talep etmiş ve hatta bazı bölümlerini bizzat sansürlemişti. Çünkü ‘Son Valsi Bana Sakla’da anlatılanlar Scott Fitzgerald’ın ‘büyük’ yazar kimliğini zedeleyebilirdi. Sadece bu bile Fitzgerald evliliğindeki ego savaşlarını kanıtlamaya yeterli.
    Başta da söyledim; evet, roman kahramanı çiftin -Alabama ve David’in- Zelda ve Scott Fitzgerald’ı işaret ettiği çok açık. Ama Zelda’nın yazdıkları ‘hayatım roman’ anlayışından kaynaklanmıyor. Hayatlarına dair bir dizi olay anlatıyor Alabama ama bizi ilgilendiren yaşanan olaylar ya da romandaki hangi karakterin hangi gerçek kişiye denk düştüğü olmamalı. Yaşanmışlıklarla hayalleri, olanlarla olması arzulananları içiçe geçirerek anlatmış Alabama’nın hikayesini Zelda Fitzgerald. Hikâye kendi hayatından çekilmiş bir kopya, basit bir ‘intihal’ ya da ‘nakil’ değil. Geçmiş bir zamanın, tersine çevrimesi mümkün olmayan bir yaşanmışlığın imgeleriyle yazmış romanını. Bana kalırsa Scott Fitzgerald’ı asıl öfkelendiren Zelda’nın -kendisinin asla sahip olmadığı- bir dil ve üslupla yazmış olmasıydı. Kurgusal zaafiyetlerine karşılık, ‘Son Valsi Bana Sakla’nın duyguları açığa vuran imgelerle yüklü melodik bir dili, tuku dolu bir anlatımı ve şaşırtıcı metaforları var. Mesela;
    “David, Alabama ve altmış bin Amerikalıyı Avrupa’nın bir yerlerinde gezinip tazısı olmayan bir tavşan avının içine iten savaş sonrası gösteriş artık doruğa ulaşmıştı. Demokles’in, hiçbir şeye karşılık bir şeyler elde etme umudu ve bir şey karşılığında hiçbir şey elde edememe beklentisiyle dökülmüş demir kılıcı Mayıs’ın 3’ünde çoktan kuşanılmıştı. Gece her yerde Amerikalılar, sonra gündüz Amerikalıları, alışveriş için banka hesabımızda duran çil çil Amerikalılar. Mermer lobiler de onlarla doluydu.”
    İşin dedikodu yanını bir kenara bıraktığınızda aklınızda kalan hızlı yaşayıp genç ölmüş bir kadının çığlığı olacak...

    SON VALSİ BANA SAKLA [​IMG]
    Zelda Fitzgerald
    Çeviren: Alev Bulut
    Can Yayınları, 2016
    280 sayfa, 22 TL
     

Bu Sayfayı Paylaş